Dairede Durup Merkezi Kollayanların Hikayesi: Bir Zamanlar Anadolu’da – Rıdvan Karaman

Künye

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan
Senaryo Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal, Ebru Ceylan
Yapımcı Zeynep Özbatur, Nuri Bilge Ceylan
Görüntü Yönetmeni Gökhan Tiryaki
Vizyon Tarihi 23 Eylül 2011
Süre 157 Dk.
Tür Dram
Özellikler 35 mm, Renkli
Ülke Türkiye – Bosna Hersek ortak yapımı

Oyuncular

Muhammet Uzuner Doktor Cemal
Taner Birsel Savcı Nusret
Fırat Tanış Zanlı Kenan
Ahmet Mümtaz Taylan Arap Ali
Ercan Kesal Muhtar
Yılmaz Erdoğan Komiser Naci
Erol Erarslan Maktul Yaşar
Burhan Yıldız Zanlı Ramazan
Murat Kılıç Polis İzzet
Şafak Karali Abidin
Emre Şen Astsubay Önder
Uğur Aslanoğlu Tevfik
Nihan Okutucu Gülnaz
Cansu Demirci Cemile
Kubilay Tuncer Şakir

Film, buğulu ve kirli bir camın ardındakilerin net olarak görülemediği bir görüntüyle açılır. Bu açılış, hem filmdeki ceset arayışındaki belirsizliği, hem cinayetin altında sebeplerin belirsizliğini hem de bu süreçte karakterlerin kendi dünyalarına ve geçmişlerine ait belirsizliği en baştan ifade eder niteliktedir. Film ilerledikçe tüm bu belirsiz noktalar tam anlamıyla olmasa da giderek belirginleşecek ve anlam kazanmaya başlayacaktır. Görüntünün netleşmesiyle birlikte bir oto lastikçisinde kurulmuş rakı sofrasının başında oturan üç kişi görülür. Bunlar Yaşar, Kenan, Kenan’ın kardeşi Ramazan’dır. Yaşar ve Kenan rakı içerken, Ramazan’ın kola içmesi ilk bakışta dikkat çeker. Ramazan’ın rakı sofrası gibi erkeksi bir mekanda kola içiyor olması çocuksuluğu ve masumiyeti çağrıştırır. Ramazan, film boyunca saf bir karakter olarak karşımıza çıkacak, ayrıca bu sahnedeki kola içişi, Muhtarın Kızı’nın çay dağıttığı sahnede daha derin bir anlam kazanacaktır.

Bir-Zamanlar-Anadoluda-Oto-Lastik

Kasvetli akşam atmosferi ve gök gürültüsü, yaklaşan fırtınayı ve felaketi temsil etmeleri bakımlarından yaşanacak cinayetin habercisi gibidir. Sofrada bir sohbet sürer ancak, dışarıdan hiçbir şey duyulmaz. Dışarıdan bakıldığında tam bir fırtına öncesi sessizlik söz konusudur. Yaşar, sofradan kalkar ve yemek artıklarını kapının önünde bağlı olan köpeğine götürür. Köpeğin başını okşar ve onu besler. Kara köpek, bir yandan uğursuzluk çağrışımıyla, işlenecek cinayeti desteklerken, diğer yandan da Yaşar’ın kendisinin sandığı ama asıl babası Kenan olan çocuğunu simgeler. Yaşar, tıpkı bu köpek gibi, çocuğu da bir baba olarak sevmekte ve beslemektedir. Filmin sonuna doğru Yaşar’ın cesedi bulunduğunda aynı kara köpek, Yaşar’ın gömüldüğü yerde bekliyor olacaktır. Filmin sonunda, çocuğun asıl babası olduğunu bilmediği Kenan’a, babası olarak bildiği Yaşar’ı öldürmüş olmasından dolayı duyduğu öfkeyle yumruğunu sıkarak bakması ve taş atması, Yaşar’ın cesedinin yanından ayrılmayan köpeğin Kenan’a hayatı boyunca havlamaya devam edeceğinin, çocuğun bu öfkesinin büyüyerek ileride Kenan’a yöneleceğinin bir işareti olarak okunabilir.

Açılış sahnesinin ardından karşılaştığımız şey bütün hikayeyi kuşatacak uçsuz bucaksız bozkır görüntüsüdür. Güneş batmak üzeredir. Bozkırın ortasında farları karanlığı delen üç araba peş peşe bir çeşmenin yanına gelerek durur. Geniş açılı ve sabit bir çekimle uzun, tek bir plandan oluşan bu sahne, tipik bir Nuri Bilge Ceylan sahnesi olmasının yanı sıra, uzaklığıyla daha ilk andan itibaren seyircide bozkırın ortasında yaşanmakta olan bir olayı gözlemlediği hissini uyandırır.
Arabalardan birinin tepesindeki yanıp sönen ışık, tanık olunan durumun adli bir vaka olduğu konusunda fikir verir. Komiser Naci, ezilip büzülerek Savcı Nusret’e, yanlış yere geldiklerini söyler. Bu, filmde sürekli olarak takip edilebilecek, bürokrasi içerisindeki ast üst ilişkilerinin, küçük çekişmelerin, arkadan konuşmaların ilk olarak karşımıza çıktığı yerdir.

Arabalar yola devam eder ve arabada Komiser Naci, geçmişte yaşadığı bir olayı anlatır. Söz konusu olaydaki dikkat çekici detay, “Mal Müdürü’nün yalakalığından dolayı, bir üst amirini görünce ona ikramda bulunması”dır. Komiser Naci’yi tanımaya başladığımız bu diyaloglar, karakterine dair ipuçlarını da beraberinde getirir. Film boyunca Komiser Naci, dengi ve altındaki memurlara üstünlük kurmaya, onları en iyisini kendisinin bildiğine ikna etmeye çalışacak ve bunun için onları ezecektir. Bu tavır, aslında Komiser Naci’yle sınırlı kalmayan, genel olarak filmdeki bütün kamu görevlilerine sirayet etmiş bir davranış biçimidir. Taşranın küçük dünyasında, dar bürokrasi mücadelelerinde herkes, gücünün yettiğinden hırsını çıkartma, kendi konumunu sağlamlaştırmak için üstüne yaranma, yükselmek için diğerinin üzerine basma derdindedir.

Savcı Nusret, Komiser Naci’ye “bu kadar adam sana güvendik geldik” diyerek fırçasını atar, Komiser Naci de “acele edin” diye kazma kürek kullanan görevlilerden hıncını çıkarır. Bir yerde isimleri hakkında küçük bir tartışma geçse de ceset arayan ekipteki en vasıfsız konumda bulunan bu işçilere, adlarıyla bile hitap edilmez. Çoğunlukla “kazma kürek” olarak çağırılırlar. Hatta bir kere toparlanılıp gidilirken az kalsın bozkırın ortasında unutuluyorlardır.

still8_hires1

Komiser Naci, cesedin bir türlü bulunamaması konusunda Savcı Nusret’e karşı mahcup olup bir şey diyemedikçe, gelip kendisini diğerleri nezdinde aklamaya çalışır. Komiser Naci, Savcı Nusret tarafından azarlandıktan sonra diğerlerine savcının tahsil yapmış biri olduğunu, isterse fırçasını da atabileceğini söyler. Naci bunu bir hak olarak görmektedir. Yükselenin ezme hakkı vardır. Naci de onayladığı bu düzene ayak uydurmak ve ezilmemek için kendisine düşen görevi layıkıyla yerine getirerek altındakileri ezer. Bunu kimi zaman doğrudan, kimi zaman dalga geçerek, kimi zamansa kendi söylediğini doğru kabul ettirerek gerçekleştirir.

Ekibin en yüksek makamdaki görevlisi Savcı Nusret’in konumunun rahat olacağı düşünülebilir ancak Savcı Nusret, herkesin üstü olarak orada bulunmasına rağmen gönül rahatlığıyla işeyemez bile. Mücadele, ast üst ilişkisinden bağımsız olarak açık vermemek, konumunu sarsmamak, dedikodu malzemesi olmamak üzerine kuruludur. Savcı Nusret, işemek için arabasını durdurur ve Şoför Tevfik’e yolu bilmediğini söyleterek diğer arabaların öne geçmelerini ve uzaklaşmalarını ister. Anlaşıldığı üzere Savcı Nusret’in bir prostat sorunu vardır ve sık sık işemektedir. Bunun fark edilmesinin erkekliğini ve erkekliği üzerinden de otoritesini sarsacağı için diğerleri tarafından bilinmesini istemez. Her ne kadar böyle olsa da Komiser Naci, diğer arabada Savcı Nusret’i çekiştirir. Herkesin içinde bir şey diyemediği Savcı’yı arabada alay konusu yapar ve kendi erkekliğinde bir sorun olmadığını çağrıştıracak beyanlarda bulunur.

Söz konusu mücadele, adliyenin şoförleri Arap Ali ve Tevfik arasında da sürekli devam eder. Arap, en iyi yolu ben bilirim tavrıyla Tevfik’e üstünlük kurma çabasındadır. Ne de olsa Tevfik fazla mesaiden ölü parası diri parası derken evine ikinci katı çıkmıştır. Tevfik de muhtemelen yolu bildiği halde Savcı’nın kendisine yolu bilmediği yalanını söyletip kendisini kötü pozisyona sokmasına bir tepki olarak bir yol tartışması çıkınca, Arap’a karşı kendini ispatlama yarışına girer. Üstünün emriyle altta kalan Tevfik, fırsatını bulunca güç yetiremeyeceği Savcı’dan bağımsız olarak denk rakibi Arap’a diş geçirmeye çalışır.

Arap, bir sahnede Doktor Cemal’e “dairede duracaksın merkezi kollayacaksın” der. Taşranın dışarıda, merkezden dışarıda ama dairenin içinde merkezi kollayan konumu gibi karakterlerin hepsi de devamlı surette merkezi kollamaktadır. Bu sözüyle Arap, kendi doğru bildiği tavrıyla, acemi gördüğü Doktor’a bir tavsiye, büyük bir hayat dersi verdiğini düşünmektedir. Kendince haklıdır da. Çünkü etrafındaki herkesin yaptığı budur. Çemberde durmak ve merkezi kollamak. Yapının içinde kalmak, konumunu sürdürmek ve meydana gelebilecek değişikliklere göre menfaatlerini sabit tutarak merkeze daha da yaklaşabilmek. Bu sözler Doktor Cemal’de pek bir karşılık bulmaz. Çünkü Doktor, pek de Arap’ın tavsiye verdiği dünyanın adamı değildir.

Nuri Bilge Ceylan, Çehov’dan çokça etkilenmiş ve bunu kendisi de pek çok mecrada dile getirmiştir. Çehov’un Martı adlı oyunundaki Doktor Dorn gibi, Doktor Cemal de çevresinde dönen saçmalıklara bulaşmamakta, daha uzaktan bakmaktadır. Bir tek Doktor Cemal, karakterler arasındaki küçük yenişme çabalarından uzaktır. Doktor Dorn gibi onun da diğerlerine nispetle daha bilge bir yönü vardır ancak bu durumu filmin sonunda, izleyici bakımında tartışmalı bir dönüşüme uğrayacaktır.

Doktor Cemal, işemek için gittiği kayalıkların arasında, gök gürlemesiyle birlikte kayalarda kabartma bir yüz görür. Korkuyla oradan uzaklaşır. Belki de kendinden, kendiyle yüzleşmeden bir kaçıştır bu Doktor Cemal için. Gelip Arap’a gördüğü kabartmayı sorar. Arap, buralarda onun gibi kabartmalardan çok bulunduğunu söyler. Bir bakıma aslında taşra der Arap, kendisiyle yüzleşmekten korkanlarla doludur.

19825281.jpg-r_1280_720-f_jpg-q_x-xxyxx

Komiser Naci’nin açtığı muhabbette geçen “kokma” meselesiyle film boyunca pek çok yerde karşılaşılır. Çeşmeler sekansında “manda yoğurdu”, muhtar sekansında “et” ile “ölü”nün kokuyor olmasından bahsedilir ve bu çağrışımlar aranmakta olan cesedin şu an bir yerlerde çürüyüp kokmakta olduğunu çağrıştırmanın yanı sıra aslında taşranın ve küçük dünyalarına hapsolmuş karakterlerin hayatının kokuyor olduğu, taşrada çürümüş bir şeyler olduğunu ifade eder.

Ayrıca böyle bir katilin cesedi gömdüğü yeri göstermeye götürüldüğü sıkıntılı bir ortamda, arabada konuşulanlar ve sohbetin sıradanlığı, yabancılaşmanın güzel bir örneğidir. İnsan, felaketin ortasında bile günlük telaşlarından, küçük zevklerinden dem vurmaktan geri kalmayan, garip ve uslanmaz bir varlıktır. Karakterlerin arabadaki diyaloglarındaki iletişimsizlik ve diyalogların içinde bulunulan durumla olan ilgisizliği yine Çehov oyunlarını çağrıştırır niteliktedir.

Gelinen bir başka çeşme de cesedin gömüldüğü yer değildir. Kenan, Naci’nin ısrarlı soruları karşısında “karanlık olduğu için yeri tam çıkartamadığını” söyler. Bu noktada karanlık, aslında sadece cesedin yerini gizleyen değil, aslında bütün karakterlerin de önlerini görmelerini engelleyen geçmişlerinin karanlığı gibidir. Bir zamanlar, Anadolu’da bozkırın ortasında, bir gece yarısı taşrayı terk etmiş olan uzaktaki bir tanrının insanları ve çevrenin uzak merkezindeki devletin görevlileri, bir cesedi arar görünürken, aslında kendilerini, geçmişlerini ve geleceklerini aramaktadırlar.

Ekip, biraz olsun dinlenebilmek için Muhtar’ın evine misafir olur. Her şeyleri gibi, misafirlikleri de görünüştedir. Muhtar’a önceden haber verilir. Gecenin bir yarısı uyandırılıp sofra hazırlatması istenilen Muhtar, ilçenin bu pek önemli misafirlerini sanki o saatte gelmeleri çok doğalmış, hatta onları kendisi bizzat davet etmiş gibi büyük bir iyi niyet gösterisi sunarak, misafirperverce kapıda karşılar. Görünüşte, Anadolu insanının misafirperverliğidir bu. Fakat sonra işin rengi değişir. Muhtar, “önemli” birini yani Savcı’yı yakalamışken köyün sorunlarını anlatmaya başlar. Muhtar, köy mezarlığının duvarını inşa etmek ve köye bir morg yaptırmak istemektedir. Fakat söylediğine göre dedikodu hazırdır. Köy sandığının parasını yiyecektir. Bunu hiç üzerine alınmadan söyler ama söylerken Muhtar’ın beden dili ve bakışları gerçekten de böyle bir durum olduğunu ortaya koyar. Ölü üzerinden menfaat. Filmin ana damarlarından biri de budur. Bir ölü üzerinden herkesin resmi ilişkiler içerisinde kendi konumunu koruma çabası gibi Muhtar da ölü arama vesilesiyle gelen Savcı’dan, görünüşte yine ölülerin iyiliği için kendi payına düşen menfaati dolaylı da olsa koparmak istemektedir. Tıpkı, Arap’ın ölü ararken sürekli meyve toplama derdinde olması ya da Muhtar’ın evinde sofradan kalktıktan sonra tandırın başındaki kadınlardan “aslın da tokum da” diyerek bazlama alması gibi. Açgözlülüğe dair her şey aslında Arap’ın sözlerinde gizlidir: “Aslında tokum da.”

Baştan beri manda yoğurdundan başlayan “kokuyor” muhabbeti, Muhtar’ın evinde kuzu etine kokuyor denmesi üzerinden devam eder. Ayrıca Muhtar, söz konusu morgu ölülerin koktuğu gerekçesiyle yaptırmak istemektedir. Komiser Naci “kokuyorsa bekletmeyin, gömün gitsin” der. Komiser Naci’nin tavsiyesine uyan tek bir kişi vardır. O da katil olarak onunla aynı sofrada oturmaktadır. Kenan, tam da Komiser Naci’nin söylediğini yapmış, gömmüş gitmiştir.

Muhtar’ın evinde yer sofraları bile belli bir hiyerarşiye göre kurulmuştur. Savcı, Komiser, Doktor, Muhtar bir sofrada yerken, Polis Memuru, Askerler, Adliye Şoförleri diğer sofradadır. Ramazan, yine yemekte kola ister. İlk sahnedeki kola içişi düşünülünce Ramazan’ın çocuksuluğu bir kez daha ortaya çıkar. Ramazan aslında olan bitenin pek de farkında değildir. Genel tavrına bakıldığında da biraz saf durmaktadır.

Elektrikler kesildikten sonra karanlıkların içinden elinde çay tepsisi ve gaz lambasıyla içeri güneş gibi doğan Muhtarın Kızı, tek tek herkese çay dağıtır. Herkes, ilerleyen saatin ve yemeğin rehavetiyle uyumak üzereyken dünyalarını aydınlatan bu kızın yüzüne bakınca kendi geçmişlerindeki kadınları görür gibi olur. Savcı, intihar eden karısını; Doktor, ayrıldığı eşini, Kenan, uğruna katil olduğu çocuğunun annesini görür adeta Muhtar’ın kızının yüzünde. Hepsi bir an için emin olamayıp tanıdık gelen bu yüze bakakalır. Muhtarın Kızı, adeta dilekleri yerine getiren bir melek gibi, şefkatli bir anne, bir Kutsal Meryem gibi, Ramazan’ın yemekteyken istediği kolayı içeriden duymuş ve ona getirmiştir. Ramazan’ın saflığını düşününce ve bir tek onun isteğini yerine getiren adil bir melektir Muhtarın Kızı. Adildir, çünkü Kenan’ın da öldürdüğü Yaşar’ın hayalini görmesine sebep olmuştur. Kenan, korku dolu gözlerle odada oturmakta olan Yaşar’a bakar. Yaşar, nefes alıp vermekte zorlanmaktadır. Otopsi sekansında ortaya çıkacağı üzere Yaşar, diri diri gömülmüştür ve bu hayal sahnesinde Yaşar’ın nefes darlığı çekmesi bu gerçeği o zamana kadar tek bilen kişi olan Kenan’ın gözünden yansıtılmıştır. Muhtar’ın kızının çay dağıtışı her şeyi bir anda değiştirir. Adeta, herkesi geçmişiyle geçmişlerindeki kadınlarla yüzleştirir. Bu noktadan sonra Kenan, Naci’ye Yaşar’ın oğlunun aslında kendi oğlu olduğunu itiraf eder. Savcı, bu noktadan sonra karısı hakkında anlattıklarını daha da derinleştirir. Naci, Kenan’ın itirafından sonra, yani hikayesini öğrenince artık Kenan’ı bir suçludan ziyade bir insan olarak görmeye başlar.

Muhtar’ın evinden çıkıldığında güneş doğmuştur. Cesedin gömüldüğü yer sonunda bulunur. Ceset gömüldüğü yerden çıkartılır ancak ambulans getirilmediği gibi ceset torbası almak da kimsenin aklına gelmemiştir. Arap ve Tevfik her zamanki çekişmeci tavırlarıyla birbirlerini suçlamaya başlarlar. Duruma müdahale eden Savcı, cesedin arabanın bagajına konulmasını ister. Ne ironiktir ki başta hepsi cesedi domuz bağıyla bağlayan Kenan’a vahşi gözüyle bakarken –ki Kenan bagaja sığmadığı için böyle yaptığını söylemiştir- şimdi aynı sorunu yaşayınca kendileri de aynı şeyi yapmayı akıllarından geçireceklerdir.

MV5BZTVkNjZiYmUtMWQ4NS00ODBmLTlmNzctYzE0OTVkNmI2ZDcyXkEyXkFqcGdeQXVyMjM2MDA2MDY@._V1_.jpg

Ceset hastaneye getirilir. Kalabalık Kenan’ı linç etmek ister. Bu durumdan ziyade Yaşar’ın oğlunun yani aslında Kenan’ın kendi oğlunun, yumruklarını sıkmış bir biçimde öfkeyle bakması ve ona taş atması Kenan’ı yaralar. Komiser Naci’nin dediği gibi “neticede olan çocuklara olmakta, herkes kendi cezasını çekmekte, çocuklarsa büyüklerin günahını” çekmektedir. Savcı’nın annesiz kalan çocuğu; Muhtarın, o hayatın içinde harcanıp gidecek olan kızı; Komiser Naci’nin, babasının görmeye bile dayanamadığı, utana sıkıla reçete yazdırdığı engelli çocuğu; Doktor Cemal’in hiç istemediği, doğmamış çocuğu ve Kenan’ı kendisine düşman çocuğu, hepsi büyüklerin günahı üzerine hayatlar inşa edecek ve bununla baş etmek zorunda kalacaklardır.

Doktor, hastanedeki odasına gider ve eski fotoğraflarına bakar. Fotoğrafların gösterilme sırası Doktor Cemal’in şimdiki zamanından gençliğine ve çocukluğuna doğru gitmektedir. Bu durum, Doktor Cemal’in daha sonra aynada kendi yüzüne bakmasıyla aslında geçmişe dönme isteği, yaşadığı sebebi belirsiz pişmanlıkları, belki karısıyla ayrılmasını, belki daha önce Savcı’ya söylediği üzere çocuk istemiyor oluşunu telafi etme çabası şeklinde yorumlanabilir. Doktor Cemal, daha sonra pencereden bakar ve bir kedinin bir çöp konteynerinin altına sığındığını görür. Kendisi şimdi burada tek başınadır ve sığınacak bir yeri yoktur.

Savcı, Doktor’un odasına gelir ve yolculuk boyunca parça parça anlattığı “ölü kadın” konusunu yeniden açar. Savcının anlattığına göre, bir arkadaşının başına gelen olayda -ki aslında kendisinin başına gelmiştir- arkadaşının karısı, öleceği tarihi önceden söylememiş ve söylediği tarih geldiğinde doğum yaptıktan sonra da gerçekten ölmüştür. Doktor, bir insanın durup dururken ölmeyeceğini ve bunun altında mutlaka başka bir şey olduğunu söyler. Savcı, Doktor’un söylediklerini kabullenmekte gücük çeker. Sonunda ortaya çıkar ki Savcı’nın arkadaşı, karısını aldatmış, kadın da babasının kullandığı ağır ilaçları içerek intihar etmiştir. Kadının öleceği zamanı söylemesinin sırrı ise intiharını karnındaki çocuğa zarar vermek istememesinden dolayı doğum sonrasına kadar ertelemesinde saklıdır. Bütün bunlar konuşulurken Doktor, anlatılan olaydaki kişinin savcının bir arkadaşı değil aslında savcının kendisi olduğunu bilir ama bu konuda hiçbir şey söylemez. Savcı da ona gerçeği söyleyecek gibi olur ama belki de konumunu düşünerek Doktor’un eline böyle bir malzeme vermek istemez.

Otopsi sekansında otopsi teknisyeninin tavırları, bürokratik ilişkilerden ve kişilerden şikayetleri, birazdan bir insanı kesip biçecek olmasına rağmen kullandığı aletlerin daha teknolojik olanlarının çıktığından ancak ödenek bulunamadığı için alınamadığından yakınması tam bir yabancılaşma örneğidir. Otopsi esnasında maktülün akciğerinde toz toprak tespit edilir. Yaşar, diri diri gömülmüştür. Ancak doktor bu ayrıntıyı rapora yazdırmaz. Otopsi sırasında yüzüne sıçrayan kanla dışarıyı seyretmeye başlar. Dışarıda hastaneden ayrılan Yaşar’ın oğlunu ve karısını görür. Yaşar’ın oğlu yola kaçan topu, oynayan çocuklara geri atar ve annesinin yanına koşar. Dışarında hayat devam etmektedir. Doktor Cemal ise artık başka biridir. Cesedi ararken, Arap’ın ağaçtan silkelediği ve birkaç dakika boyunca yuvarlanan, akıntıya kapılan elma sahnesi burada hatırlanmalıdır. Yuvarlanan elma, sabit ve aynı mesafelerle bir üçgen oluşturacak biçimde akıntının sonunda durmakta olan üç elmanın yanına gelir. Bu üç elma çürüktür. Bunlar Savcı Nusret, Komiser Naci ve Arap Ali olarak düşünülebilir. Nusret’in karısını ölüme sürüklemesi, Komiser Naci’nin engelli çocuğunu görmeye dayanamadığı için kendini işe vermiş olması ve Arap’ın ölünün koyulduğu bagaja kavun tıkıştıracak kadar açgözlü ve kayıtsız olması elmanın “ilk günah” da çağrışımı hesaba katıldığında geçerli günahlar olarak görülebilir. Yuvarlanan elmaysa Doktor’dur ve Doktor da artık onlardan biridir. Artık o da masum değildir. Raporu yanlış şekilde yazdırarak her ne kadar Kenan’ın az ceza almasını sağlayacak olsa da, sonuçta işin doğrusundan kaçıp sadece üzerine düşen vazifeyi yaparak işi bir üst makama devretmiş ve başından atmıştır.

Bir zamanlar Anadolu’da bir doktorun yüzüne kan bulaşmıştır. Belki de aynı kan, bir gün öfkeyle büyüyecek Yaşar’ın oğlunun da eline bulaşacak ve hapishaneden erken çıktığına sevinemeyecek olan Kenan’ın cesedinin arandığı bir başka yolcuğa dönüşecektir.